Kalk. Değiştir üstünü. Telefonunu, anahtarını, gözlüğünü, sigara ve çakmağını masanın üzerine bırak. Sana ait ne varsa o evde kalacak.
Geri dönmeyeceğiz.
Zaten geri döndürecek kadar, senin için önemli biri var mı? Benim için yok.
Al biletimizi. Nereye olduğunun bir önemi yok. Ülke ülke, şehir şehir, adım adım gezeceğiz bu dünyayı.
Hatta belki şansımız döner de, ölmeden bu gezegenden de kaçar gideriz.
Kıyafetlerimizi otobüsten, trenden, uçaktan her ne ise ulaşım aracımız iner inmez en yakındaki mağaza da değiştirip eskilerini atarız. Çanta taşımak yok.
Çünkü çanta geri dönmesi gereken, gitmesi gereken, yanında bir şeyler taşıması gerekenler için.
Biz, seninle, ne geri döneriz ne gitmemiz gerektiği için gideriz ne de yanımızda birbirimizden başka bir şeye ihtiyaç duyarız.
Fotoğraf bile çekinmeyiz. Gözde tarihi eserlerin önündeki ucuz şipşak fotoğraflardan bile.
Fotoğraf bizi belgeler çünkü.
Fotoğraf; o tarihte, orada, birlikte olduğumuzu belgeler. Buna ihtiyacımız yok bizim.
Zihnimiz her şeyi bizim için bir bir depo eder.
Hem mesela sen evini arkaya alarak fotoğraf çekinir misin? Bu benim, der gibi.
Bu gezegen de bizim. Seninle benim.
Hiçbir zaman evimiz olmaz mesela. Arabamız olmaz. Bi kimliğimiz olmaz. Oy kullanmayız.
Bizi bi yere aitlik eki olarak belgeleyen hiçbir evrakla işimiz olmaz.
Hiç parfüm sıkmayız. Hiçbir yerde izimizi bırakmayız. ‘Kokumuzu bile.’
Restaurantlar da yemek yemeyiz. Kasada ismimiz olmaz, mekan kameralarında olmayız hiç. Seyyar satıcılar mutfağımız olur bizim.
Günboyu konuşmayız gerekmedikçe. Bazen günlerce.
Ama elimizde şarap oldu mu, şişeyi yarıladık mı, kentin en tepe yerlerinde o ışıklı yüksek binaları izlerken konuşuruz saatlerce. Gündem hariç her şeyden.
Sonra uzatırım ayaklarımı, yatarsın dizlerime, diz kapaklarıma kendi yuvanmış gibi sarılarak.
Günümüz aymaz mesela. Biz, seninle, çıktık mı o yola. Gün hiç kararmaz zaten bize.
Bütün caddeler, sokaklar, yer, gök, uçsuz bucaksız denizler, dağlar bizim oldu mu, oluruz biz.
'Mutlu. Hatta bir parça da huzurlu.’